<?xml version="1.0" encoding="ISO-8859-9"?>

<rss version="2.0" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
	<channel>
		<title>Depkac - Blogs - title by osmankadrikoca</title>
		<link>http://depkac.com/blogs/</link>
		<description>Muzik , Edebiyat , Felsefe , Sinema ve anime uzerine tartisma forumu</description>
		<language>tr</language>
		<lastBuildDate>Fri, 10 Sep 2010 19:10:53 GMT</lastBuildDate>
		<generator>vBulletin</generator>
		<ttl>60</ttl>
		<image>
			<url>http://depkac.com/images/altfrm/misc/rss.jpg</url>
			<title>Depkac - Blogs - title by osmankadrikoca</title>
			<link>http://depkac.com/blogs/</link>
		</image>
		<item>
			<title>osman kadri koca</title>
			<link>http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/osman-kadri-koca-2256/</link>
			<pubDate>Sun, 03 Jan 2010 12:48:19 GMT</pubDate>
			<description>senaryolar tanıdık... 
gözlerimizin önündeki perdenin kalkması ve biraz gözlerimizi açmak için...</description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>senaryolar tanıdık...<br />
gözlerimizin önündeki perdenin kalkması ve biraz gözlerimizi açmak için okunması gereken enteresan bir kitap...<br />
kısaca özetlemek gerekirse :<br />
project democracy<br />
21 adım&#8217;da bir ülke demokratikleştiriliyor diye nasıl bölünür? sömürgeleştirilir?<br />
<br />
kaynak: sivil örümceğin ağında: project democracy, m. yildirim, toplumsal dönüşüm yayınları, istanbul 2004<br />
<br />
1. iktisadi ortamı denetleme: borç ekonomisinde dalgalanmalar yaratmak üzere, para piyasalarının dışardan gelen uluslar arası vurkaç tefecilerine sonuna dek açılması.<br />
2. ulusal bunalımlar yaratılması: ülkede sık sık iktisadi dalgalanma yaratılarak bunalım aralarının azaltılması. ulusal devlet merkezinin elindeki en önemli güç olan para kaynaklarının, bankaların, devlet şirketlerinin kapatılması, yabancı şirket egemenliğine geçirilmesi.<br />
3. merkez devlete güvensizlik yaratma: kritik dönemlerde iktisadi bunalım yaratılmasıyla umutsuzluğa düşürülen yerel sanayicilerle ve üreticilerle konferans, sempozyum adı altında doğrudan ilişkiye geçilerek, devlet merkezine karşı güvensizlik aşılanması.<br />
4. işadamlarını örgütleme: yerel işadamı örgütlerinin ve ilişki bürolarının kurulması; başına buyruk, devlet denetiminden giderek uzaklaşan &#8220;serbest ekonomi&#8221; ve &#8220;serbest pazar&#8221; düzeninin kabul ettirilmesi.<br />
5. yolsuzluk kampanyaları: &#8220;yerinden yönetim&#8221; taleplerini yükselterek, devletin egemenliğinin zayıflatılması, yolsuzluk olaylarını abartarak topluma aşağılık duygusunun yerleştirilmesi, halkın çaresizliğe itilmesi.<br />
6. belediye hizmetlerinin yabancı şirketlere devredilmesi: yerel yönetimi güçlendirme adı altında, toplumsal hizmetlerin &#8220;karlılık&#8221; esasına oturan şirketlere devredilmesi, su-elektrik gibi kentsel işletmelerin yabancı şirketlere devredilmesi için gerekli düşünsel alt yapının oluşturulması.<br />
7. ulusal sanayinin yıkımı: ulusal iktisadın çökertilmesi için, ulusal sanayileşmenin ve enerji kaynaklarının yıkıma uğratılması için toplum ile devlet arasında çatışmayı da içerecek biçimde çevreci akımların, örgütlerin desteklenmesi ve ulusal madenciliğin, doğal yakıt üretim kaynakları işletmeciliğinin ulusal egemenlik alanının dışına çıkarılması.<br />
8. kamuoyu oluşturucuları -bizdeki adlandırmalarıyla, aydınlara, yazarlara, bilim adamlarına- yönelik içerde ve dışarıda, masrafları karşılayarak, konferanslara çekmek. katılımcılarla doğrudan ilişki içinde, ilgili ülke hakkında bilgi almak ve &#8220;düşünce&#8221; ve &#8220;örgütlenme&#8221; özgürlüğü başlığı altında yeniden yapılanma düşüncesini benimsetmektir.<br />
9. alt örgütler yoksa, hemen helsinki nihai senedi kapsamında helsinki yurttaşlar ve ortak zemin merkezleri örgütlemek ve koşullar olgunlaştıkça, uzaktan yönlendirilebilecek bir ilişkiler ağı altında insan hakları dernekleri ve benzeri örgütlenmelerin kurulması.<br />
10. bilimsel ve toplumsal konferansların çoğaltılması. yerel vakıf ve &#8220;think tank&#8221; derneklerinin kurulması.<br />
11. işadamları derneklerinin, sendikaların kurulması, varolanların içine bilim danışmanlarıyla sızılması. siyasi partilere eğitim programlarıyla, particilik dersleriyle yaklaşarak kadroların yönlendirilmesi, gençliğin &#8220;düşünce özgürlüğü&#8221; ve &#8220;siyasi katılımcılık&#8221; propagandasıyla örgütlenmesi.<br />
12. yeni propaganda aygıtlarının (radyo, gazete, dergi, televizyon, video yayını) devreye sokulması. bilimsel ve magazinsel içerikli, insan hakları ilkeleri üstüne sürdürülen yayınların yoğunlaştırılması. insan hakları ihlallerinin yaratılmasıyla sürecin hızlandırılması.<br />
13. casuslar yerine yayın muhabirleriyle yerinden bilgi elde etmek için yaygın bir yayıncı eğitim programının gerçekleştirilmesi.<br />
<br />
14. gizli ve yarı gizli istihbarat çalışmalarının azaltılması, buna karşılık medya muhabir ağıyla açık ve yaygın istihbarat toplanması, olanaklıysa amerikan televizyonlarının yerli şubeleriyle yayına geçilmesi, eksik-yanlış bilgilendirmeyle kitlelerin yönlendirilmesi, eğitim-konferans-gezi düzenleyerek yerel medya ile kalıcı bağlar oluşturulması.<br />
15. yanlış ve eksik bilgilendirme: kitlelerin akıl denetimlerini ele geçirmek üzere yoğun propaganda ve yanlış bilgilendirmeyle tarihsel devlet kurumlarının ve etnik sürtüşmeleri önleyen geleneksel kurumların yıpratılması, toplumsal kimliği karıştırmak için tarihsel ve toplumsal gelişim gerçeklerini tahrif ederek, yeni kimlikli topluluklar yaratılması.<br />
16. etnik kışkırtıcılık: etnik ayrılıkları güçlendirmek üzere kültür anımsatma programlarına başlanarak yerel toplantılardan uluslar arası toplantılara adam taşınması, ulusal-bölgesel tarihin bütünleştirici özelliklerinin azımsanılarak, yerel tarih, yerel kültür araştırması adı altında en eskiye özlem yaratılması.<br />
17. kültürel kaynaşmanın yıkımı: &#8220;çok kültürlülük&#8221; propagandasıyla toplumsal ortak kültürün temellerinin yıkılması. uluslararası karşı kampanyalar ile ulusal kurtuluşun simgesi olan anma günlerini ve toplumun tarihten kalma bağımsızlık ve onur simgesi özelliklerini sözde dostluk adına silikleştirerek güdülebilir bir topluluğa dönüştürmek. din kültürünün parçalanması, geleneksel akışın kesilmesi ve ulusal dayanışmayı pekiştirici etkisinin yok edilmesi için, &#8220;medeniyetler/dinler arası diyalog&#8221; programıyla, batı&#8217;nın dinsel kurumlarının güdümünde eritilmesi. böylece azınlık din kurumlarıyla, ulusal egemenliğin karşısında ortak, dinsel cephe oluşturulması<br />
18. inanmış örgüt liderlerinin yetiştirilmesi: liderlik programlarıyla, güdümlü yeni dünya düzenine tapınan ultra-liberal önderlerin üretilmesi ve yeni partiler kurulması, varolanlara yeni liderler yerleştirilmesi; parti programlarının rejimle hesaplaşmaya yönelik, birer kışkırtma programına dönüştürülmesi.<br />
19. silahlı gücün zayıflatılması: iktisadi bunalımı bahane ederek, toprak bütünlüğünü koruma aracı ulusal ordunun, silah donanımlarında, komuta kontrol ve iletişim sistemlerinde yenilenme alımlarının kısıtlanarak, zayıflatılması ve ulusal sınırların gevşetilmesi.<br />
20. orduları ulusal savunma kimliğinden koparma: güvenlik güçlerinin ulusal yapıların korunmasına yönelik müdahalelerini önlemek için, profesyonelleştirmek. devlet egemenliğine sahip çıkmaya çalışan orduları geriletmek için, kışkırtmalara başvurularak, ordu yönetimlerinin günlük siyasete çekilmesi, ordu içinde politik tartışma, ordu ile halk arasında cepheleşme yaratılması.<br />
21. devlet yönetiminin kargaşayla ele geçirilmesi: seçim darbesiyle egemen devletin ele geçirilmesi. merkezi direniş olursa, yaygın ve sürekli kitle gösterileri düzenlenmesi. bu sürecin hızlandırılması için halkı ikna edici etnik çatışmaların düzenlenmesi, ölümle sonuçlanan kışkırtmalarla etnik yada mezhepsel kimliklerin kemikleştirilmesi.<br />
<br />
&#8230;&#8221;ulusal egemenliklerinden ödün vermeye yanaşmayan bu tür devletlerin sınırlarının eleğe döndürülmesi işi, örtülü, kirli işlerle becerilemez ve ilgili ülkelerin insanlarının onayı alınmadan gerçekleştirilemezdi. bu nedenlerle, &#8220;hür dünya&#8221; işlerinden, &#8220;insan hakları&#8221; ve &#8220;din hürriyeti&#8221; bekçiliğine evirilen operasyon ile abd&#8217;nin uygun göreceği türden demokrasiler kurulmalıydı.<br />
demokrasi ihracını konu edinen bu incelemenin amacı, adı &#8220;project democracy&#8221; olarak reagan tarafından konulan ve 1980&#8217;lerin başından bu yana 92 ülkede uygulanan ve yeni-mandacıların işbirliğiyle örülen ağ&#8217;da, yani &#8220;örümcek ağı&#8221; içinde çırpınmakta olan türkiye&#8217;de olan bitene az da olsa ışık tutmakta ve toplumsal-siyasal yaşamın yabancılar tarafından ele geçirilişini bir parça olsun sergilemektedir.&#8221;&#8230;<br />
<br />
&#8230;&#8220;yabancı bir devletin, bir ülkenin içinde örgütler kurmasının, eski örgütleri, sendikaları, odaları yönlendirmesinin, onlardan raporlar almasının, bu raporlara göre o ülkeye yön vermesinin bir tek anlamı olabilir. o da, ülkede varolan devlete paralel, merkezi dışarıda bir yönetim oluşturmak. bunun tek sonucu da operasyon nesnesi olan devletin egemenliğinin örtülü olarak yok edilmesidir.&#8221;<br />
<br />
&#8230;&#8221;içine sızılan devletin bürokratlarının da yardımıyla, yaygın bir &#8220;medyatik&#8221; ve &#8220;entelektüel&#8221; yedek güç operasyonuyla, amerikalıların &#8220;manifacturing public perception&#8221; dedikleri &#8216;kamuoyunun algılama dizgesini üretme&#8217; sürecinde, aşamalar bir bir geçiliyor. &#8216;algılama dizgesi üretimi&#8217; sonucunda, o ülke insanları, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri, ya da eylem planlarını, bizzat kendi kurumlarının, kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp, eyleme geçiyorlar.&#8221;<br />
<br />
&#8230;&#8221;ülke yasalarının ve anayasalarının çok etnikli, federatif bir yapı oluşturacak biçimde yeniden düzenlenmesi, operasyonun temel aşamaları arasında, küçük yada büyük, kanlı yada kansız olaylarla testler yapılarak, oluşumun düzeyi ölçülerek hız ayarlanması ve küçük program değişikliklerinin gerçekleştirilmesi asıldır&#8230;&#8221;<br />
<br />
&#8230;&#8221;aşamalar birer birer geçilirken, ülke dışında da paralel süreç yürütülür. çok kültürlülük propagandasıyla etnik ayrıştırma ve çatışma sürecinin güçlendirilmesi için, insan hakları raporları giderek etnik azınlık hakları raporlarına dönüştürülür. avrupa ve amerika&#8217;da etnik ve dinsel ayrılıkçı &#8220;diaspora&#8221;ya parasal ve siyasal destek verilir. küllenmiş tarihsel çatışmalar, acılar yeniden ateşlenir. ülkede özgüveni sarsılmış halkın, gün geçtikçe yabancı kültürüne, yabancı düzenine özenme eğilimleri kışkırtılır.&#8221;<br />
<br />
&#8230;&#8221;yıllardır barış içinde yaşayan toplumlar inanılmaz bir hızla önce ayrışır, sonra da çatışır. sonuç, ekonomisi yabancıların eline geçmiş, zayıflamış merkezi egemenliğiyle dış politikada bağımsız karar verebilme yetkinliğini yitirmiş, yabancıların dayattığı kararlara mahkum olmuş bir devlet ve tarihsel-kültürel kimliğini yitirmiş batı&#8217;nın alt dereceli bir hizmetkarına dönüşmüş bir halk topluluğu&#8230;&#8221;<br />
<br />
&#8221;her ülkede olduğu gibi, şirketler için esas olan devlet politikalarına ve kararlarına yön vermektir. yön verilecek olan devlet yönetimi ve yasama organları olunca, yönlendirici elemanların niteliği de önem kazanıyor. bu nedenle elemanların büyük çoğunluğu, devlet deneyimine sahip eski ve yeni görevlilerden seçiliyor. ikinci eleman kaynağı ise, yine devlet organlarıyla içli dışlı olmuş akademisyenleri barındıran üniversitelerdir&#8230;&#8221;<br />
<br />
&#8220;..dış ülkelerde izlenecek abd çıkarlarına uygun ayarlama işlerine denk düşen araştırma, inceleme, değerlendirme çalışmalarını gerçekleştirecek olan dernek, vakıf, enstitü adı altında kurulan, eski memurları, akademisyenleri, şirketlerin seçkin yöneticilerini bir araya getiren örgütlenmeler &#8220;think tank&#8221; ( düşünce topluluğu ) adı altında toplanıyorlar. bu sivil örgütlerin ( diğer adı ile ngo ) amerika&#8217;daki merkezlerinde, emekli dışişleri ve istihbarat elemanları, amerika&#8217;ya yerleşmiş üçüncü dünya elemanları, operasyonlarda dünya deneyimli cia eski istasyon şefleri ve akademisyenler görev alıyor.<br />
&#8220;think tank&#8221; örgütlerinin en önemli yararı, abd yönetimini sorumluluktan kurtarmalarıdır. abd resmi organlarının başka ülkelerde araştırma ve incelemeler yapması, o ülkelerce, şimdilerde pek kullanılmayan eski deyimle &#8220;casusluk&#8221; etkinliği olarak değerlendirilebilir ve devletler arası anlaşmazlıklara neden olabilir. teslim edilen raporlar, abd resmi belgeleri olarak ele alınıp, casusluk suçlamalarına yol açabilir&#8221;<br />
<br />
&#8220;project democracy&#8221; adı altında sürdürülen bu operasyon için cia eski direktörü william colby: &#8220;cia&#8217;nın örtülü olarak yaptıklarını açıktan yapıyoruz.&#8221; demiştir.<br />
<br />
&#8220;türkiye&#8217;deki sivil toplum kuruluşu ,think tank, enstitü veya vakıf adı verilen dernek, yani genel adıyla örgüt, türkiye&#8217;de gerçekleştireceği araştırma, çalışma veya proje için bu iş yada bu işleri bitirince bir rapor, bir kitap, radyo yayını, televizyon belgeseli, hatta roman hazırlayıp, size sunacağım; şu tür bir ekiple çalışacağım ve paraları şöyle harcayacağım. bu işler için, sizden şu denli dolar/sterlin/euro istiyorum diyerek, başvuru özet-raporu hazırladığında, bu ön rapor abd&#8217;nin dışişleri bakanlığı&#8217;na, hem de siyasi işler bölümüne verilmektedir. işin bir başka yönü daha yakıcı olabilir. para verilmeden önce, abd dışişleri&#8217;ne ön rapor sunulmasının öteki yüzünde, abd dışişlerinin yada abd nsc (national security committee/milli güvenlik kurulu) &#8216;nin isteği doğrultusunda &#8220;project&#8221; hazırlanması olasılığıdır. <br />
ned (national endowment for democracy/demokrasi için ulusal fon)&#8217;e bağlı olan bu örgütler türkiye&#8217;de yürütecekleri projeler için paraları da ned&#8217;ten almaktadırlar. aslında para kaynağı doğrudan abd hazinesi, yani devlettir. ned ise paranın kasasıdır. ned ile abd dışişleri bakanlığı, şu konularda anlaşmışlardır:<br />
<br />
a) ned herhangi bir &#8220;project&#8221; işine girişip para vermeden önce abd dışişleri&#8217;ne bilgi verecektir.<br />
b) ned yönetim kurulu&#8217;nun onayına sunulan tüm &#8220;project&#8221; önerilerinin bir kopyası, abd dışişleri bakanlığı siyasi işler yardımcılığı&#8217;na verilecektir.<br />
<br />
yüzlerce bağıştan birkaç örnek: (1988&#8217;ten bugüne diğer bağışlar için 56-69 arası sayfalar)<br />
<br />
1991- parayı veren: ned / bağış alıcı: cipe (centre international private enterprise) / alt bağış alıcı: türk demokrasi vakfı (tdv) / konu: iş ve ekonomi / miktar: 80.000 $ / tdv&#8217;nin, türkiye&#8217;de özelleştirme için 18 aylık programı desteklenecek.<br />
1997- parayı veren: ned / bağış alıcı: cipe / alt bağış alıcı: liberal düşünce topluluğu (ldt) / konu: iş ve ekonomi / miktar: 61.710 $ / serbest piyasa ekonomisinin islam diniyle bağdaştığı anlatılacak.<br />
<br />
- bu sivil toplum örgütlerinin ne kadar sivil olduğunun yorumu size kalıyor.<br />
<br />
&#8220;&#8230;kendi ülkelerinin iç düzenine muhalif olan gruplar, abd gibi bir kurtarıcı bulmuş olmaktan mutlu olduklarından, yaşadıkları ülkelerini bu sivil örgüt adı altındaki amerikan misyonerlerine / istihbaratçılarına ihbar etme fırsatını kaçırmamalarının yanında, dünya egemeni olarak gördükleri abd devlet aygıtı tarafından desteklenmekten de son derece hoşnut kaldılar.&#8221;<br />
<br />
&#8230;&#8221;dünyada yerleştirilmek istenen yeni düzenin, demokratik bir düzen olacağı sonucuna varılabilir!? bu düzen içinde dünyanın tüm ülkelerinde devletler merkezi otoritelerini yitireceklerdir. olabildiğince etnik ayrıma uğramış küçük eyaletlere ayrılmış ülkelerde (not:dünyada 1000 adet ülke olması öngörülmektedir, şuan sayı 200 civarı, 1980&#8217;lerdeki sayı 182 adet) tarihsel partiler eriyecek, vakıflardan, düşünce topluluklarından, ticaret odalarından, insan hakları denetim örgütlerinden oluşan bir siyasal yapı oluşacaktır. bu oluşumlar, doğrudan doğruya abd&#8217;nin siyasal partilerine bağlı enstitülere, konseylere, abd şirket vakıflarına bağlanacaktır. ülkelerdeki eğitim kurumları da vakıflaşacak ve abd akademik dünyasıyla organik bağlar kuracaktır.<br />
merkezi otoritesini yitirmiş, salt denetleyici kurullara dönüşmüş devlet örgütlerinin yanı sıra ordular da ulusallığını yitirmiş devletlerin savunma gücü olmaktan çıkacak ve ortak güvenlik güçlerine katılacaklardır. herhangi bir bölgesel başkaldırıya (bu bağımsızlık uğruna bir başkaldırı da olabilir) karşı anında silahlı müdahelede bulunulması&#8230;&#8221; <br />
<br />
bu son derece ileri projeye engel olabilecek en önemli kurumlardan biri de dinsel kurumlardır. dünya egemenliğinin kurulmasında engel oluşturacak dinsel çatışmaların önlenmesi için &#8216;dinlerarası diyalog&#8217;un geliştirilmesiyle birlikte kurumsal yapının da oluşturulması gerekir. en yaygın ve güçlü dinsel kurumlardan başlayarak, tüm dinlere bir yeni merkezi eşgüdüm gereklidir. eşgüdümün merkezi elbette washington&#8217;da bulunacaktır. öncelikle amerikalılardan oluşturulan bu kurumsal yapı, irfc (international religious freedom committee / uluslararası din hürriyeti komitesi)&#8217;dir. bu komitede belli başlı dinlerin ve mezheplerin temsilcileri bulunmaktadır.<br />
<br />
&#8220;bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir ve hatta denilebilir ki , şöyle veya böyle amerika ile dostça geçinmeden, destek almak değil, amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. (..) bu realite kabul edilmeli. amerika gözardı edilerek şurada, burada bir iş yapmaya kalkılmamalı.&#8221; <br />
<br />
fethullah gülen, (fethullah hoca ile newyork sohbeti-4, yeniyüzyıl, 23 temmuz 1997)<br />
<br />
kasım 1996&#8217;da, abd&#8217;nin devlet sekreteri warren christopher, &#8220;din ve inanç hürriyetini yaygınlaştırmanın birleşik devletler&#8217;in çıkarlarının arttırılmasını sağlayacağı&#8221; gerekçesiyle acrfa (advisory committee on religious freedom abroad / dış ülkelerde din hürriyeti danışma komitesi) &#8216;yi oluşturdu.<br />
<br />
bu yeni kurumlaşmanın gerekçesi olarak &#8220;abd&#8217;nin kuruluşunun temelinde dinsel kurumların bulunduğunu ve birleşik devletlerin dünyada din hürriyetini gözetleyerek yaptırımlarda bulunma hakkı olduğu belirtildi.&#8221;<br />
<br />
23 ocak 1998&#8217;de, &#8220;din ve inanç hürriyetinin yayılmasının abd dış politikasında birincil önceliğe sahip olmasını,&#8221; dışişleri bakanlığı bünyesinde bir &#8220;uluslararası din hürriyeti bürosu&#8221; kurulmasını sağlayacak yasa taslağı hazırlandı.<br />
<br />
aynı yıl ulusal kongre&#8217;de çıkarılan yasa:<br />
<br />
&#8220;din hürriyetinin yaygınlaştırılması ve (bu hürriyetin) baskı altında tutulmasına karşı çıkma görevi temel (olarak) amerikan değerleri içindedir ve birleşik devletler&#8217;in (politikalarına) uygun, önemli ve gerekli bir dış politika hedefidir. birleşik devletler, evrensel insan haklarına bağlı bir dünya lideri olarak ve değişik dinsel nüfusa sahip bir ülke olduğundan, dinlerin tamamıyla ilgili haklardan (da) sorumludur.&#8221;<br />
<br />
&#8220;dinsel özgürlük taahhüdümüz amerikan ideallerinin ifade edilmesinin de üstündedir ve dünyadaki gücümüzün temel kaynağıdır.&#8221;<br />
madeleine korbel albright, abd dışişleri bakanı<br />
<br />
kaynak: sivil örümceğin ağında: project democracy, m. yildirim, toplumsal dönüşüm yayınları, istanbul 2004, 597 sf.<br />
<br />
* buraya alınan bilgiler kitapta yazılanların sınırlı bir kısmıdır. kitabın kapsamı ve konuları çok daha geniş ve detaylıdır.</div>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>osmankadrikoca</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/osman-kadri-koca-2256/</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[osman kadri koca 'crisis' kriz]]></title>
			<link>http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/osman-kadri-koca-crisis-kriz-2240/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 07:57:01 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[osman kadri koca  
'kriz' crisis  
1  
 
Bankacılık basit işlemlerle başladı  
 
20'nci yüzyılın...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>osman kadri koca <br />
'kriz' crisis <br />
1 <br />
<br />
Bankacılık basit işlemlerle başladı <br />
<br />
20'nci yüzyılın ortalarına gelene kadar birçok banka, gelirleri (faiz ve komisyonlar) ile giderleri (mevduatları) arasındaki kár yoluyla para kazanıyordu. <br />
<br />
Yani banka mevduat toplardı. Sonra da varolan mevduatı kadar kredi kullandırırdı. (Örneğin, o dönemde yaşayan Jane bankasına gidip para yatıracağı zaman, somut olarak parayı banka memuruna teslim etmek zorunda kalırdı. Banka da kendisine teslim edilen bu mevduatları kullanarak kredi talebiyle gelen Michael'a borç verirdi.) <br />
<br />
Teknoloji bankalar arası işlemlere izin verene kadar herşey oldukça basitti. <br />
<br />
2 <br />
<br />
Para giderek sanallaştı <br />
<br />
İşlerin değişimi bankalararası işlemlerin ortaya çıkmasıyla oldu. Eskiden Michael'ın başka bir bankadaki hesabına para gönderemeyen Jane, teknolojinin de yardımıyla bunu yapabilmeye başladı. <br />
<br />
Ancak bankalar arasındaki para somut olarak el değiştirmeyince sanallaştı. Elle tutulur değil, bilgisayar ekranlarında yaşayan bir hal aldı. <br />
<br />
Bu uygulama bankalara yeni bir icadın daha yolunu açtı: Bir zamanlar ellerinde 100 lira varsa sadece 100 liralık kredi verebilen finans kuruluşları, paranın sanallaşmasıyla birlikte tüm mevduat sahiplerinin paralarını aynı anda çekmeyeceği düşüncesiyle kredi hacmini mevduatların toplamının üzerine çıkardı. <br />
<br />
3 <br />
<br />
Patronlar paradaki illüzyona aldanıp gerçek büyüme sandı <br />
<br />
Bu geçiş ile birlikte resim değişmeye başladı: <br />
<br />
1952'de yüzde 40 olan tüketici kredilerinin harcanabilen gelire oranı 2007'de yüzde 133'e çıktı. <br />
<br />
1980 yılında bankalara olan borçluluk, milli gelirin yüzde 21'ini oluştururken 2007 yılında bu oran yüzde 116'yı buldu. <br />
<br />
Dünyada kredi ve para, altta yatan ekonomik aktiviteden çok daha hızlı büyümeye başladı. <br />
<br />
Bu durum herkeste bir yanılsama yarattı. Şirket patronları bile bu büyümeye inandı. Oysa yaşanan, piyasada aslında varolmayan paranın yarattığı yanılsamaydı. <br />
<br />
4 <br />
<br />
Teknoloji gelişti enflasyon geriledi <br />
<br />
1957 yılından bu yana doların alım gücü, tüketici fiyat endeksine oranla yüzde 87 geriledi. <br />
<br />
1979 yılında en az 7 ülkenin enflasyon oranı yüzde 50'nin üzerindeydi. İngiltere ve ABD'yi de içine alan en az 60 ülkede de enflasyon çift haneliydi. <br />
<br />
O yıllardan bu yıllara giyecekten otomobile kadar satın aldığımız birçok ürünün üretim maliyetleri düştü. <br />
<br />
Bunda da üretimin Asya gibi ucuz işçi bulunabilen ülkelere kayması ve teknolojideki gelişmeler etkili oldu. <br />
<br />
Enflasyondaki değişimde bunların yanısıra para politikalarındaki global değişim de önemli rol oynadı. <br />
<br />
Değişimle birlikte ABD'de ortalama yıllık enflasyon ise yüzde 4 seviyesinde kaldı. <br />
<br />
Bugün dünyada her 7 ülkeden sadece 1'inde enflasyon oranı yüzde 10'un üzerinde. Hiperenflasyon ile mücadele etmek zorunda kalan tek ülke ise Zimbamwe. <br />
<br />
5 <br />
<br />
Getirisi yüksek varlıklar kredi bağımlılığı yarattı <br />
<br />
Enflasyonun dengeye oturmasıyla birlikte çalışanın maaş artış hızı yavaşladı. <br />
<br />
Bu nedenle halk maaşını artırmadan yaşam standardını yükseltmenin yollarını aramaya başladı. <br />
<br />
Bu alıcı profili ve kárını artırmak isteyen finans kuruluşları bir araya gelince yeni bir dönem başladı. <br />
<br />
Halk yatırım yapılan gayrimenkul ve hisselerin getirisinin, bu varlıklar için alınan kredide ödenen faiz oranından yüksek olduğunu keşfetti. Yani Jane'in satın aldığı evin değerindeki artış, bu ev için bankaya ödediği faiz oranının üzerinde gerçekleşti. <br />
<br />
Bu yüksek getiri sayesinde enflasyona bağlı olarak yıllık yüzde 6 gelir artışı yaşayan bireyler çektikleri kredilerle hisse ve gayrimenkul yatırımı yaparak yaşam standartlarını yükseltebileceklerinin farkına vardı. <br />
<br />
Bankacılar da yardım etmek için hiçbir fırsatı kaçırmadı. Kredi çekenler için 30 yıl sabit faizli ve sıkıcı enstrümanlar yerine daha kárlı enstrümanlar yaratıldı. <br />
<br />
Oysa perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Dünyada her zaman favori yatırım aracı olan gayrimenkulde fiyatların hiç düşmediğini söylemek doğru olmazdı. <br />
<br />
İngiltere'de 1989-1995 yılları arasında ev fiyatları ortalama yüzde 18 düştü. <br />
<br />
ABD'deki evlerin değerindeki ortalama erime de yüzde 18'i, bazı eyaletlerde yüzde 30'ları aştı. <br />
<br />
6 <br />
<br />
Altın penceresi kapandı mevduat karşılıksız kaldı <br />
<br />
20'nci yüzyılın sonuna kadar piyasada dolaşımda olan paranın ABD Merkez Bankası'nda (FED) bir altın karşılığı vardı. Yani Michael, o dönemde elindeki paranın gerçek bir karşılığı olduğunu biliyordu. <br />
<br />
1924 yılına gelindiğinde ise ekonomist John Maynard Keynes, altın karşılığı uygulamasını antik bir kalıntı olduğunu savunmaya başladı. <br />
<br />
15 Ağustos 1971'de ise Başkan Richard Nixon, merkez bankalarının dolar ve altın arası değişim yapabildiği altın penceresini kapadı. Bu yolla değerli metaller ile para arasındaki bağlantı da kırıldı. <br />
<br />
1970 yılında tüm birikimini altına yatırma kararı alan biri 27.8 ons altını bin dolara alıp bugün 25 bin dolara satabilirdi. <br />
<br />
7 <br />
<br />
Yaşanan sorun aslında tamamen finansaldı <br />
<br />
2 yıl önce dünyada üretim ve hizmetlerin toplam değeri 48.7 trilyon dolardı. <br />
<br />
Dünya borsalarının değeri ise 50.6 trilyon dolara ulaşıyordu. Yerel ve uluslararası bonoların değeri de 67.9 trilyon doları buluyordu. <br />
<br />
2006 yılında türev ürünlerin büyüklüğü 400 trilyon dolardı. <br />
<br />
1980'lerden önce hemen hemen tanınmayan bu ürünler giderek daha popüler hale geldi. <br />
<br />
Kriz Amerika'daki şirketlerin daha kötü üretim yapmasından ya da teknolojik ve gelişmelerin yetersiz kalmasından kaynaklanmadı. Yaşanan sorun tamamen finansaldı.</div>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>osmankadrikoca</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/osman-kadri-koca-crisis-kriz-2240/</guid>
		</item>
		<item>
			<title>osman kadri koca</title>
			<link>http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/osman-kadri-koca-2185/</link>
			<pubDate>Wed, 12 Aug 2009 10:03:11 GMT</pubDate>
			<description>Osman Kadri Koca :Neuroeconomics:  
  
  Sevgili Didem in Yakın Planını sizlere aktarıyorum.....</description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>Osman Kadri Koca :Neuroeconomics: <br />
 <br />
  Sevgili Didem in Yakın Planını sizlere aktarıyorum..<br />
Osman Kadri Koca<br />
<a href="mailto:osmankadrikoca@financier.com">osmankadrikoca@financier.com</a><br />
 <br />
 <br />
Finans krizinin panzehiri nöroekonomi olabilir mi?<br />
<br />
Didem ERYAR ÜNLÜ / YAKIN PLAN<br />
<a href="mailto:didem.eryar@dunya.com">didem.eryar@dunya.com</a><br />
Neden mantıksız kararlar alıyoruz? Krizin nedeni finans sektöründe alınan sorumsuz kararlar değil mi? Nöroloji biliminde izlenen yeni eğilimler, finans sektörünün çılgın mekanizmalarını anlamamıza yardım etmeyi amaçlıyor. Beynimizde olup bitenler kararlarımızı etkiliyor.  Beynimizin yollayacağı işaretler sayesinde bir sonraki krizi önceden tahmin edip, bunun önüne geçebilecek miyiz? Belki de bunun cevabını ekonomistlerden çok nörologlar verecek.  <br />
Ekonomistler, bugün yaşadığımız krize benzer krizlerden sorumlu tutulan davranışları analiz etmek için, çok farklı yollara başvurdular. Hatta, ekonomik etkenlerin beyinde oluşturduğu etkileri analiz etmek amacıyla nörologlar da bu sürece dahil oldular. Bilim adamları ve ekonomistlerin karşılaşmasının sonucunda ise 90'lı yıllarda nöroekonomi adında bir bilim dalı oluştu. Nöroekonomi, öncelikle ABD'de gündeme geldi. 2003 yılında Massachusetts'te ilk resmi nöroekonomi sempozyumu düzenlendi ve bu sempozyuma 30 kişi katıldı. Bugün The Society for Neuroeconomics dünya genelinde yüzlerce bilim adamını bir araya getiriyor. Peki nöroekonomi ne işe yarıyor ve finansal etkenlerin beyin üzerindeki etkisini nasıl ölçüyor? Uzmanlara göre, nöroekonomi, duygusal etkenlerin kararlarımızı nasıl etkilediğini ortaya koyuyor. Nöroekonomi disiplini manyetik rezonans (MR, mıknatıslı çınlama) yoluyla elde edilen beyin görüntülerini inceleyerek ekonomik süreçte yer alan kişilerin davranışlarını öngörmeyi hedefliyor. <br />
Nöroekonomi uzmanı Dr. Mathias Pessiglione şöyle bir örnekle açıklıyor bu durumu: &quot;Ekonomik standartlara göre, bir kişi için kârını en yükseğe çıkarmaya çalışmak mantıklı bir tutum. Güven oyunu örneğini ele alalım. Bu oyun iki kişi arasında oynanıyor. Taraflardan birinin bir miktar parası var. Diyelim ki 100 Euro. Bu kişi, parası olmayan diğerine bir maç teklif ediyor. Bu oyunda, teklif ne olursa olsun, durum ikinci oyuncunun lehine. Fakat oyuncuların büyük bir bölümü bu şekilde düşünmüyor. İlk oyuncunun teklifi 30 Euro'nun altındaysa, bu teklif genellikle reddediliyor. Davranışsal nörolojinin buna getirdiği açıklama, ikinci oyuncunun haksızlık olduğunu düşündüğü için teklifi reddettiği yönünde. Beyin görüntüleri bu kişide, beyinde 'kayıp ada' olarak adlandırılan insula'nın hareke geçtiğini ortaya koyuyor. Oysa beynin bu bölümü rahatsız edici, nefret uyandıran durumlarda harekete geçen bir bölüm olarak biliniyor. <br />
Bu yorum her ne kadar ekonomik açıdan mantıksız görünse de, sosyal açıdan bakıldığında çok da mantıksız değil. Örneğin çok düşük bir maaşı kabul etmek, kişinin kendi değerinin altında algılanmasını kabul etmesi anlamına gelebilir. Dolayısıyla, bu yorumda da, ikinci oyuncu basit ekonomik hesapların ötesinde, sosyal zorunluluklar doğrultusunda tepki vermiş oluyor. Sonuçta mükemmel piyasa kuralları, toplum yaşamının gerektirdiği kuralların gerisinde kalıyor. Bu noktada da duygusal etkenler ön plana çıkıyor. <br />
2002 yılında Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülen Princeton Üniversitesi Profesörü Daniel Kahneman, rasyonel ekonomi dünyasına, psikolojinin, zihinselliğin, bahislerin, belirsizlik ve rastgeleliğin girmesini sağlayan kişi olarak tanınıyor. Amos Tversky ile birlikte &quot;Beklenti Teorisi&quot;ni kuran deneysel psikolog Kahneman da, bireylerin sonuçları kesin olan şeyleri abartarak, bunlara sonuçları kesin olmayan şeylerden daha fazla değer verdiklerini söylüyor ve insanların karışık, riskli durumlarda karar verirken, her zaman mantıklı ve akılcı davranmadıklarını ifade ediyor. İnsanların karar vermelerine öncülük eden ihtimal hesaplarında çoğunlukla &quot;sezgisel kestirme&quot;leri tercih ettiklerini söyleyen Kahneman, aynı zamanda insanların bu durumlarda, temel istatistik prensipleri tamamıyla göz ardı eden kararlar aldıklarını da ispat ediyor. <br />
50 Euro'nun 30 Euro'sunu kaybetmek mi <br />
20 Euro'sunu kazanmak mı? <br />
Bu doğrultuda, Londra'da bulunan University College'in Nöroloji Enstitüsü'nde bir deney gerçekleştirilmiş. 20 öğrenciye 50 Euro'luk bir teklifte bulunuluyor. Öğrencilerin iki seçenek arasında karar vermeleri isteniyor. 'Garanti' olarak tanımlanan birinci seçenekte, öğrenciler 50 Euro'nun 20 Euro'suna sahip olabiliyorlar. İkinci seçenekte ise bir piyango söz konusu. Bu piyangoda ya paranın tamamını kazanıyorlar, ya da tamamını kaybediyorlar. Kaybetme olasılıklarının ise daha yüksek olduğu belirtiliyor. Öğrencilerin yüzde 60'ı garanti olan birinci seçeneği, yüzde 40'ı ise piyango seçeneğini kabul ediyor. Öğrencilere daha sonra sunulan varyantta ise, garanti olan birinci seçenek, 20 Euro kazanmak değil, fakat 30 Euro kaybetmek olarak tanımlanıyor. Bunun sonucunca ilk turda elde edilen oranlar tam tersine dönüyor. Öğrencilerin yüzde 60'ı piyango seçeneğini, yüzde 40'ı ise garanti olan 30 Euro kaybetme seçeneğini tercih ediyor. İlginç olan nokta ise, 50 Euro'nun 20 Euro'sunu kazanmak ile 30 Euro'sunu kaybetmek arasında hiçbir fark olmaması. Oysa seçeneğin sunuluş biçimi, öğrencilerin kararını tamamen değiştiriyor.<br />
&quot;İnsanlar içeriğe duyarlıdır&quot; diyen Mathias Pessiglione, kayıp duygusunun tiksinti oluşturduğunu, dolayısıyla öğrencilerin 30 Euro kaybetmek yerine, piyangoyu tercih ettiklerini söylüyor. <br />
Nöroloji Enstitüsü'nde gerçekleştirilen deney sırasında ise, karar aşamasında öğrencilerin beyinlerindeki amigdala çekirdeğinin harekete geçtiği izlenmiş. Pessiglione, duygularla bağlantılı olan bu bölgenin, özellikle de pişmanlık duygusuyla hareketlendiğini ifade ediyor ve söyle diyor: &quot;Öğrenciler kaybetmelerine neden olacak bir kararın olası bir pişmanlığını önceden hissedip, bunun önüne geçmek için piyango seçeneğini tercih ediyorlar.&quot; <br />
Bundan sonra sorulması gereken soru ise, bu sayede bir sonraki krizi önceden tahmin edip, bunun önüne geçip geçemeyeceğimiz. Belki de bunun cevabını ekonomistlerden çok nörologlar verecek. <br />
Barış Urhan ise iktisadiyatta nöroekonomiye biraz daha mizahi ama keyifli yaklaşmışosmankadrikoca@financier.comNöroekonomi (Neuroeconomics); Beyaz Önlüklü İktisatçıların Hikâyesi<br />
<br />
-Doktor bey kendimi çok kötü hissediyorum.<br />
&#8212;Neyiniz var?<br />
-Yatırımlarımın getirisi çok düşük ve rasyonel karar veremiyorum.<br />
&#8212;Hımm, siz şöyle bir uzanın.Ben şirket raporlarınıza bir bakayım&#8230;<br />
Özellikle akademik hayat konusunda bilgi sahibi olmayanlara anlatmakta zorluk çektiğim bir unvandır doktorluk. İkitsadın doktoru ne iş yapar ki? Doktor dediğin beyaz önlüklü, sağlık sorunları ile ilgilenen insan değil midir?<br />
İşte tam bu noktada imdadımıza Nöroekonomi yetişiyor.<br />
<br />
Vernon L.Smith ile Daniel Kahnemann&#8217;ın aldığı nobel ile samimi bir dostuna kavuşan iktisat, anlaşılan ondan da sıkılmış ki yeni bir dost arayışında.Evet, psikolojiden sonra iktisatçıların yeni gözdesi biyoloji biliminden bahsediyorum.Giderek daha da yaygınlaşan bu disiplinlerarası çalışma, nöroekonomi, ne ile ilgileniyor peki?<br />
Kevin Mccabeşöyle bir tanım veriyor;<br />
Neuroeconomics is an interdisciplinary research program with the goal of building a biological model of decision making in economic environments. Neuroeconomists ask, how does the embodied brain enable the mind (or groups of minds) to make economic decisions? By combining techniques from cognitive neuroscience and experimental economics we can now watch neural activity in real time, observe how this activity depends on the economic environment, and test hypotheses about how the emergent mind makes economic decisions. Neuroeconomics allows us to better understand both the wide range of heterogeneity in human behavior, and the role of institutions as ordered extensions of our minds.&#8230; (Kaynak; <a href="http://neuroeconomics.typepad.com" target="_blank">http://neuroeconomics.typepad.com</a>)<br />
ve hemen ardından gelen şu ilginç soruyu da okumadan geçmeyelim;<br />
&#8220;Have neuroeconomists developed something that can measure utility? Imagine the possibilities if such a machine were developed.&#8221; Norak Uong<br />
Kim bilir; beki de serotonin, melatonin ve endorfin hormonlarıyla ölçtüğümüz ve herkes için farklı değeri olan bir mallar kümesi ile &#8220;açık büfe&#8221; teoriler üretebiliriz?<br />
İşin eğlenceli kısımları, herhalde sonuçtan çok süreçle ilgili olan kısımları olsa gerek! Bu makalenin amacı ise yalnızca bir tanıtımdı.Bu sebeple, aşağıdaki sayfalara bir göz atmakta fayda var;<br />
1.  The Society for Neuroeconomics<br />
2. Center for Neuroeconomics Studies (Claremont Graduate University)<br />
3.  The Center for the Study of Neuroeconomics (George Mason University)<br />
4.  Stanford Neuroeconomics Lab. (Stanford University)<br />
5.  The Camerer Lab. (CalTech)<br />
Biraz da makale okuyalım diyenlere;<br />
1.  Neuroeconomics, Paul Zak (Claremont Garduate University)<br />
2. The Neuroeconomics of Trust, Paul Zak<br />
3. Neuroeconomics: How Neuroscience Can Inform Economics, Colin Camerer (CalTech), George Loewenstein (Carnegie Mellon University), Drazen Prelec (MIT)<br />
4. Neuroeconomics: Why Economics Needs Brains, (aynı yazarlar)<br />
5. The Promise (and Limits) of Neuroeconomics, Jedediah S. Purdy (Duke University)<br />
Bitirmeden Gregory Mankiw&#8217;in şu sözlerini de<br />
hatırlayalım;<br />
&#8220;To avoid confusion: Economics is still &#8220;about large-scale phenomena, like inflation and unemployment.&#8221; It is not like we have exactly nailed those problems yet. But maybe &#8230;..we need to redefine &#8220;microfoundations&#8221; as starting at the neuron and building up from there.&#8221; (Kaynak; <a href="http://gregmankiw.blogspot.com" target="_blank">http://gregmankiw.blogspot.com</a>)</div>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>osmankadrikoca</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/osman-kadri-koca-2185/</guid>
		</item>
		<item>
			<title>osman kadri koca</title>
			<link>http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/osman-kadri-koca-2184/</link>
			<pubDate>Wed, 12 Aug 2009 10:02:22 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[:::Sevgi:::  
  
  'Osman Kadri Koca' 
 
Bir Japon Düşünür   Masumi Toyotome nin  sevgi yorumu  
 ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>:::Sevgi::: <br />
 <br />
  'Osman Kadri Koca'<br />
<br />
Bir Japon Düşünür   Masumi Toyotome nin  sevgi yorumu <br />
 <br />
Düşünür diyor ki  dünyada 3 Tür Sevgi Vardır... <br />
<br />
 <br />
<br />
Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir diye başlıyor hikayesine. <br />
Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz diye soruyor. Sonra anlatmaya başlıyor... <br />
<br />
Sevgi üç türlüdür. <br />
<br />
Birincinin adı 'Eğer' türü sevgi. Belli beklentileri karşılarsak <br />
bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar. Örnekler veriyor: <br />
<br />
Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. <br />
Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. <br />
Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim. <br />
<br />
Toyotome en çok rastlanan sevgi türü budur diyor. Bir şarta bağlı <br />
sevgi . <br />
Karşılık bekleyen sevgi . <br />
Sevenini, istediği bir şeyin sağlanması karşılığı olarak vaat edilen bir sevgi türüdür bu diyor yazar. <br />
Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi karşılığı bir şey kazanmaktır. <br />
<br />
Yazara göre evliliklerin pek çoğu 'Eğer' türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. <br />
 <br />
En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile 'Eğer' türüne rastlanıyor. <br />
<br />
İkinci türe geçiyoruz; 'Çünkü' türü sevgi. <br />
<br />
 <br />
<br />
Masumi   bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: <br />
Bu tür sevgide kişi bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. <br />
Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır. Örnek mi? <br />
<br />
Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin (Yakışıklısın Başarılısın) . <br />
Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki.<br />
Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki. <br />
 <br />
Yazar, 'Çünkü' türü sevginin 'Eğer' türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. <br />
Eğer türü sevgi bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan  ağır bir yük haline gelebilir. <br />
Zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz egomuzu okşayan hoş bir şeydir. <br />
Bu tür olduğumuz gibi sevilmektir.<br />
İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır. <br />
<br />
Ama aslına bakarsanız &quot;Çünkü&quot;  türün &quot;Eğer&quot; türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz.  Kaldı Çünkü türü sevgi de, yük getirir insana.<br />
İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. <br />
Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar.<br />
Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer. <br />
Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. <br />
Sınıfının en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. <br />
Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler. <br />
 <br />
O zaman Çünkü türü  sevgide güven duygusu bulunabilir mi diye soruyor Masumi . <br />
<br />
&quot;Çünkü&quot; türü sevgi de gerçek ve sağlam sevgi olamaz diyor. <br />
Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var. <br />
<br />
Birincisi acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz korkusu. <br />
Tüm insanların iki yanı  vardır. Biri dışa gösterdikleri öteki <br />
yalnızca kendilerinin bildiği. İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terk ederlerse korkusu buradan doğar. <br />
 <br />
İkincisi de ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmezse endişesidir. <br />
 <br />
Japon yazar; toplumlardaki sevgilerin çoğu 'Çünkü' türünde olup bu tür sevgiler, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür diyor. <br />
<br />
Peki o zaman, gerçek sevginin, güvenilebilecek sevginin özellikleri nedir? <br />
Ve işte sevgilerin en gerçeği.  Tabii Masumi ye göre.<br />
<br />
Üçüncü tür sevgi benim 'Rağmen' diye adlandırdığım türdür diyor yazar. <br />
<br />
 <br />
<br />
Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği <br />
için? &quot;Eğer&quot; türü sevgiden farklı bu. <br />
 <br />
Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için &quot;Çünkü&quot; türü sevgi de değil. <br />
<br />
Bu üçüncü tür sevgide, insan bir şey beklediği için değil, bir şeyler eksik olmasına rağmen sevilir. <br />
 <br />
Esmeralda, Quasimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına rağmen sever. <br />
Asil,yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına rağmen aşıktır. <br />
<br />
Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insani olabilir. Bunlara rağmen sevilebilir.  Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin bir konum elde ederek sevgiyi kazanması gerekmiyor. <br />
<br />
Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine rağmen olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. <br />
Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor. Japon yazar yüreklerin en çok susadığı sevgi budur diyor. <br />
<br />
Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için <br />
yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı yada senden daha <br />
önemlidir. Bunun böyle olduğundan nasıl emin olacaksınız? <br />
<br />
Hakli olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor. &quot;Şu soruma cevap verin,&quot; diyor. <br />
Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmez miydiniz? <br />
<br />
Kendi kendinize yaşamamın ne yararı var diye sormaz mıydınız? <br />
 <br />
Devam ediyor Masumi ; şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün. Dünya birden bire başınızın üstüne çökmez miydi? O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?<br />
 <br />
Diyelim sıradan bir yaşamınız var. Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız? diye soruyor ve yanıtlıyor; Öyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar, ya da kendilerini iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar. <br />
<br />
Masumi  iddialı savunuyor &quot;Rağmen&quot; türü sevgiyi. <br />
Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni &quot;Rağmen&quot; türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da bir gün bu sevgiyi bulacağınıza olan inancınızdır. Son sözlerinde biraz umutsuz, Masumi <br />
<br />
Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var. Kimsede başkasına verecek fazlası yok? diye açıklıyor.<br />
 <br />
Anlatıyor; Yakınımızda olan birinin bu sevgiyi bize vermesini bekleriz. Ama o da ayni şeyi başkasından beklemektedir. <br />
Peki bu dünyada sevgi ne kadar var. Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar. Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi. <br />
<br />
Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. <br />
Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz. <br />
Hani nerede? Hepsi o. Ve asıl çarpıcı cümle en sonda; <br />
<br />
DÜNYADAKİ EN BÜYÜK KITLIK, RAĞMEN TÜRÜ SEVGİNİN YETERİNCE OLMAYIŞIDIR.</div>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>osmankadrikoca</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/osman-kadri-koca-2184/</guid>
		</item>
		<item>
			<title>:::Vergi:::</title>
			<link>http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/vergi-2183/</link>
			<pubDate>Wed, 12 Aug 2009 10:01:38 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Osman Kadri Koca 'Vergi'  
  
  Osman Kadri Koca :::Vergi::: 
 
İstanbul&#8217;da kimin vergi rekortmeni...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>Osman Kadri Koca 'Vergi' <br />
 <br />
  Osman Kadri Koca :::Vergi:::<br />
<br />
İstanbul&#8217;da kimin vergi rekortmeni olduğunun bilinmediğine dair estirilen rüzgâr sonrası Maliye BakanlığıDoğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan 13 milyon liraya yakın tahakkuk eden vergi ile 11&#8217;inci kez İstanbul vergi şampiyonu. <br />
            Türkiye vergi rekortmeni ise yaklaşık 18 milyon TL ile M. Rahmi Koç. Peki, bu rakamların ve rekortmenliğin ülkeye ne faydası var? Göz boyamadan, reklâm vesilesi yapılmasından öteye bir katkısı yok. Aksine sayısız zararı var. <br />
            Mesela, 10 milyar dolar ciro yapan Koç Gurubu patronun ödediği vergi rakamı 18 milyon TL diye algılanıyor. Maliye Bakanlığı başta bu yanlışı düzeltmeli. <br />
<br />
            Çünkü, Türkiye&#8217;de bir kişinin ve ona ait tüm şirketlerinin kazançlarının birleştirilerek vergilendirilmesine (konsolidasyon) yönelik bir sistem yok. Dolayısıyla vergi rekortmeni listesinde gördüğümüz bazı isimlerin şirketleri 8&#8211;10 milyar dolar ciro deklare etmelerine rağmen, şirketleri adına ne kadar kurumlar vergisi ödediklerini bilmiyoruz. <br />
<br />
            Ülkemizin önde gelen holdingleri, büyük gurupları, şirketleri kanalıyla devlete kazançları üzerinden ne kadar vergi ödediklerini açıklamak yerine patronlarının ne kadar şahsi gelir vergisi ödediğiyle gündeme geliyorlar. 13 &#8211; 18 milyon TL vergi rekoru diye takdim ediliyor. Bu sistemle açıklanan rekortmenler ve gösterilen rakamlar Türkiye&#8217;ye yakışmıyor. Sadece yıllar öncesinin vergi rekortmeni Matild Manukyan&#8217;ı her defasında özlemle hatırlatıyor.  <br />
<br />
            Vergide Gerçek Rekor Rakamları Yok<br />
<br />
            Oysa bu kadar ciro yapan şirketlerin, cironun belli oranı kadar devlete vergi ödediğini görmek gerekir. Genellikle bu şirketlere bakıldığında ödenen vergiler diye, devlete ödediği Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ve Katma Değer Vergisi (KDV) gibi kalemler alt alta toplanarak, &#8216;devlete şu kadar vergi katkısında bulunduk&#8217; diye gösteriliyor. Bu da tamamen yanlış ve aldatmacadan ibaret. Tüketicinin, yani senin, benim vatandaşın ödediği vergiyi sahiplenmekten, vergi ödemeye aracılık etmekten başka bir şey değil. <br />
<br />
            Evet, bu vergiler tüketici ödüyor. Şirketlerin ödediği vergi değil. Kazancın vergisi hiç değil. Büyük guruplar malum olduğu üzere kazancın vergisini, ancak vergi denetim elamanları inceleyip, ceza kestikten sonra ödemek zorunda kalıyorlar. Ve 13 milyon TL ile kıyaslanamayacak vergi cezalarının kesildiğini kamuoyu gayet net biliyor. <br />
<br />
            Rekortmenliği etkileyen iki kalem var;<br />
<br />
1-      Kar dağıtım (temettü)<br />
<br />
2-      Kira gelirleri<br />
<br />
 <br />
<br />
            Bizdeki rekortmenler de, daha önceki rekorlarına helal gelmesin diye iki unsuru kullanıp, İstanbul&#8217;un, Ankara&#8217;nın veya Türkiye&#8217;nin önde gelen isimleri oluyorlar. Eğer beyanda bulunmayıp, rekortmen olmazlar ise kamuoyunda ne oldu denecek? Peki, Eczacıbaşı, Sabancı, Çalık, Sanko gibi gurupların patronları vergi ödemiyor mu? <br />
<br />
            <br />
<br />
         Vergi Nasıl Kaçırılıyor?<br />
<br />
            Gerçek performansı şahısların gelir vergileri göstermediğine göre bu sistemden neden vazgeçilmiyor? Ayrıca rekortmenlerin şirketleri ve diğer büyük guruplar, otofinasman yöntemiyle kar dağıtmıyor. Gelir şirket bünyesinde tutuluyor. Bu durumda devlete vergi ödemek yerine üzerine alacaklı pozisyona geçiyorlar. Ve diğer vergi kalemleriyle (KDV gibi) mahsuplaşıyorlar.<br />
<br />
            Büyük gurupların güzel de bir savunması var; &#8216;Benim şirketim var ki, bu kadar vergiye aracılık ediyorum. Şirketim olmazsa bu vergilerde olmaz.&#8217; Fakat durum öyle değil. Bu ülkenin nüfusu 70 milyon ise bu tüketiciye petrol satacak ve ondan aldığı üçte iki oranındaki vergiye aracılık edecek müteşebbis her zaman olur. Türkiye&#8217;nin ihtiyaç duyduğu üçte ikilik maktu vergi oranı değil. Çünkü onun vatandaş zaten ödüyor. Şirketlerin toplayıp kanunen devlete ödemesi gerekiyor. Peki, bu şirketler kazancın vergisi olarak ne ödüyor?  <br />
<br />
            Türkiye&#8217;de şahıs ile şirket ilişkisi kurulmadığı takdirde bu devran böyle sürüp gidecek. <br />
<br />
            Meslek gurupları içinde aynı şey söz konusu. Gelir vergisinde meslek gurupları içinde de yıllardır noterler birinci sırada yer alıyor. Çok kazandıklarından değil, kazandıklarını kaçıramadıklarından. Yoksa doktorlar, avukatlar, nalburlar, sanatçılar daha az kazanmıyor. <br />
<br />
            Gelir vergisi sistemi delik deşik olunca, ortaya yüzde 35 oranında bir gelir vergisi rakamı çıkıyor, ama ödeyen çıkmıyor. <br />
<br />
            Bulgaristan&#8217;da bile yüzde 10 vergi oranına rağmen Türkiye&#8217;den daha iyi vergi performansı var. Fakat yalancı vergi rekortmenleri yok. IMF ile hükümet arasındaki anlaşmazlık sebeplerinin birisinin de bu olduğu belirtiliyor. Ancak, Türkiye&#8217;de bir nevi sessiz kabul söz konusu olduğundan bu konu çözülmüyor. Bu yapı devam ettiği sürece de rekortmenler değişmiyor.</div>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>osmankadrikoca</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/vergi-2183/</guid>
		</item>
		<item>
			<title>ustad tan...sevgilerle</title>
			<link>http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/ustad-tansevgilerle-1236/</link>
			<pubDate>Sat, 02 Feb 2008 11:12:59 GMT</pubDate>
			<description>Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna  
rağmen hala yalnızsan,için...</description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna <br />
rağmen hala yalnızsan,için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına <br />
koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka <br />
hiçbir ise yaramayacaktır. <br />
Sen kendini paralarken o bahaneler bulmaya hazırdır.Hani ağzınla kus tutsan &quot;Bu kusun kanadı neden beyaz değil?&quot;diye bir soruyla <br />
bile karsılaşabilirsin.Yaptıklarınla <br />
değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman.Bu mahkemede hafifletici <br />
sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.Sen,&quot;Ama senin için sunu yaptım&quot; derken o,&quot;sunu yapmadın&quot; diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla <br />
karşılaşacaksındır. Üzülme, sen askı yaşanması gerektiği gibi yasadın.Özledin, içtin,ağladın,güldün,şarkılar söyledin,düşündün,şiirler yazdın.&quot;Peki o ne yaptı &quot;deme.Herkes kendinden sorumludur aşkta.Sen askını doya doya yasarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yasıyorsa,ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için <br />
uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?Hayati ıskalama lüksün yok <br />
senin.Onun varsa,bırak o lüksü sonuna kadar <br />
yaşasın.Her zamanki gibi yaşayacaksın sen.&quot;Acılara tutunarak&quot; yasamayı <br />
Öğreneli çok oldu.Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil... Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki....Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor. Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana. Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası. Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asıl olan yürektir. Yürek sesi ne bilmeyenler, yada bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yaşadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini..</div>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>osmankadrikoca</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/ustad-tansevgilerle-1236/</guid>
		</item>
		<item>
			<title>:::ekonomi/bankacılık:::</title>
			<link>http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/ekonomi-bankacilik-1235/</link>
			<pubDate>Sat, 02 Feb 2008 11:07:46 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Bankacılara Tavsiyeler(*)  
 
Hugh McCulloch 
 
Aralık 1863'de Hugh McCulloclı, o zamanki Para...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>Bankacılara Tavsiyeler(*) <br />
<br />
Hugh McCulloch<br />
<br />
Aralık 1863'de Hugh McCulloclı, o zamanki Para Otoritesi (Comptroller of the Currency) daha sonra Hazine Sekreteri, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ulusal bankalara yolladığı bir mektupta tüm basiretli bankacıların izlemesine gerek gördüğü bazı prensipleri belirlemiştir. Aşağıdaki metin bu mektuptan alınan bazı paragrafları içermektedir. Buradaki öğütler 1863 de olduğu gibi günümüzde de güncelliğini korumaktadır.<br />
<br />
Makul bir garantiyle güvenceye alınmış krediler dışında kredi vermeyin. Spekülasyonu cesaretlendirici ve teşvik edici hiçbir şey yapmayın. İmkanlarınızı yasal ve basiretli işlemler için kullanın. Verdiğiniz kredilerin vadesini müşterinizin işinin imkan verdiği en kısa vadeye göre ayarlayın ve kaynağa ihtiyacınız olup olmadığına bakmaksızın tüm borçların vadesinde ödenmesi için ısrarlı olun. Bir krediyi sırf ödendiği zaman daha avantajlı bir yatırıma yönlendirmeyeceğinizi düşündüğünüz için yenilemeyin. Kredilerinizi başka türlü sağlıklı bir şekilde kontrol edemez ve geri dönüşünü sağlayamazsınız.<br />
<br />
Kredilerinizi belirli kişiler ya da kurumlarda yoğunlaştırmak yerine dağıtın. Bir kişiye veya bir firmaya verilen büyük krediler, bazen uygun ve zorunlu olmakla birlikte, çoğunlukla riskIi olurlar. Büyük kredi müşterileri bankanın kontrolünü ellerine geçirebilirler. Müşteri ve banka arasındaki böyle bir ilişkinin sonucunda kimin zor duruma düşeceğinin tahmin edilmesi ise zor değildir. Kredilerin, banka özkaynaklarının üzerinde olan her bir doları bankanın borcudur ve banka yöneticileri mevduat sahiplerine, diğer alacaklılarına ve hissedarlarına karşı verdikleri kredileri sıkı sıkıya~ kontrol etmekle yükümlüdürler.<br />
<br />
Müşterilerinizin zenginleştikçe bankanın da zenginleşeceğini göz önünde bulundurarak müşterilerinize hoşgörülü davranın. Ancak hiçbir zaman onların kendi politikalarını size dikte ettirmesine izin vermeyin.<br />
<br />
Eğer kredi vermenin uygun olmadığını düşünüyorsanız, bankanın bu şüphelerinizden faydalanmasına imkan tanıyın ve krediyi vermeyin. Bir müşterinin dürüstlüğünden şüphelenmeniz için nedenleriniz varsa, hesabını kapatın. Bir dolandırıcıyla, onun sizi aldatmasını önleyebileceğinizi düşünseniz bile, asla iş yapmayın. Bu gibi durumlarda risk her zaman için kazançtan daha yüksektir.<br />
<br />
Çalışanlarınıza çalmadan rahat ve saygın bir yaşam sürmelerine olanak tanıyacak bir maaş verin ve onlardan size sunabilecekleri tüm hizmeti isteyin. Eğer bir çalışanınız kazandığı maaştan daha fazlasını harcıyorsa, fazla harcamalarını dürüstçe açıklayabiliyorsa bile, onu işten çıkarın. Tutumlu olmamak bir suç değildir ancak insanı kolaylıkla suça yöneltebilir. Kazandığından daha fazlasını harcayan bir çalışan banka için güvenli bir eleman olamaz.<br />
<br />
Bankanın sermayesi hayali değil gerçek olmalıdır. Bankanın sahibi, borç alanlar değil borç vermek için parası olanlar olmalıdır. Denetçiler ulusal bankalar tarafından dolaşım (circulation) yoluyla veya diğer suni yöntemlerle nominal sermaye yaratılmasını önlemek için çaba gösterirler. Bunu yaparken denetçiler iyi yönetilen bankalardan yardım göreceklerini düşünürler.<br />
<br />
Namuslu, dürüst ve yasal bir şekilde bankacılık yapın. Büyük kazanç imkanlarının sizi baştan çıkarmasına izin vermeyin. Ulusal Para Kanunu çerçevesinde kullanabileceğiniz tüm imkanları kullanın. Gösteriş meraklısı borç verenler genellikle ya şarlatan ya da dolandırıcıdırlar</div>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>osmankadrikoca</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/ekonomi-bankacilik-1235/</guid>
		</item>
		<item>
			<title>ekonomi</title>
			<link>http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/ekonomi-294/</link>
			<pubDate>Thu, 08 Mar 2007 10:47:13 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Bankacılara Tavsiyeler(*)  
 
Hugh McCulloch 
 
Aralık 1863'de Hugh McCulloclı, o zamanki Para...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>Bankacılara Tavsiyeler(*) <br />
<br />
Hugh McCulloch<br />
<br />
Aralık 1863'de Hugh McCulloclı, o zamanki Para Otoritesi (Comptroller of the Currency) daha sonra Hazine Sekreteri, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ulusal bankalara yolladığı bir mektupta tüm basiretli bankacıların izlemesine gerek gördüğü bazı prensipleri belirlemiştir. Aşağıdaki metin bu mektuptan alınan bazı paragrafları içermektedir. Buradaki öğütler 1863 de olduğu gibi günümüzde de güncelliğini korumaktadır.<br />
<br />
Makul bir garantiyle güvenceye alınmış krediler dışında kredi vermeyin. Spekülasyonu cesaretlendirici ve teşvik edici hiçbir şey yapmayın. İmkanlarınızı yasal ve basiretli işlemler için kullanın. Verdiğiniz kredilerin vadesini müşterinizin işinin imkan verdiği en kısa vadeye göre ayarlayın ve kaynağa ihtiyacınız olup olmadığına bakmaksızın tüm borçların vadesinde ödenmesi için ısrarlı olun. Bir krediyi sırf ödendiği zaman daha avantajlı bir yatırıma yönlendirmeyeceğinizi düşündüğünüz için yenilemeyin. Kredilerinizi başka türlü sağlıklı bir şekilde kontrol edemez ve geri dönüşünü sağlayamazsınız.<br />
<br />
Kredilerinizi belirli kişiler ya da kurumlarda yoğunlaştırmak yerine dağıtın. Bir kişiye veya bir firmaya verilen büyük krediler, bazen uygun ve zorunlu olmakla birlikte, çoğunlukla riskIi olurlar. Büyük kredi müşterileri bankanın kontrolünü ellerine geçirebilirler. Müşteri ve banka arasındaki böyle bir ilişkinin sonucunda kimin zor duruma düşeceğinin tahmin edilmesi ise zor değildir. Kredilerin, banka özkaynaklarının üzerinde olan her bir doları bankanın borcudur ve banka yöneticileri mevduat sahiplerine, diğer alacaklılarına ve hissedarlarına karşı verdikleri kredileri sıkı sıkıya~ kontrol etmekle yükümlüdürler.<br />
<br />
Müşterilerinizin zenginleştikçe bankanın da zenginleşeceğini göz önünde bulundurarak müşterilerinize hoşgörülü davranın. Ancak hiçbir zaman onların kendi politikalarını size dikte ettirmesine izin vermeyin.<br />
<br />
Eğer kredi vermenin uygun olmadığını düşünüyorsanız, bankanın bu şüphelerinizden faydalanmasına imkan tanıyın ve krediyi vermeyin. Bir müşterinin dürüstlüğünden şüphelenmeniz için nedenleriniz varsa, hesabını kapatın. Bir dolandırıcıyla, onun sizi aldatmasını önleyebileceğinizi düşünseniz bile, asla iş yapmayın. Bu gibi durumlarda risk her zaman için kazançtan daha yüksektir.<br />
<br />
Çalışanlarınıza çalmadan rahat ve saygın bir yaşam sürmelerine olanak tanıyacak bir maaş verin ve onlardan size sunabilecekleri tüm hizmeti isteyin. Eğer bir çalışanınız kazandığı maaştan daha fazlasını harcıyorsa, fazla harcamalarını dürüstçe açıklayabiliyorsa bile, onu işten çıkarın. Tutumlu olmamak bir suç değildir ancak insanı kolaylıkla suça yöneltebilir. Kazandığından daha fazlasını harcayan bir çalışan banka için güvenli bir eleman olamaz.<br />
<br />
Bankanın sermayesi hayali değil gerçek olmalıdır. Bankanın sahibi, borç alanlar değil borç vermek için parası olanlar olmalıdır. Denetçiler ulusal bankalar tarafından dolaşım (circulation) yoluyla veya diğer suni yöntemlerle nominal sermaye yaratılmasını önlemek için çaba gösterirler. Bunu yaparken denetçiler iyi yönetilen bankalardan yardım göreceklerini düşünürler.<br />
<br />
Namuslu, dürüst ve yasal bir şekilde bankacılık yapın. Büyük kazanç imkanlarının sizi baştan çıkarmasına izin vermeyin. Ulusal Para Kanunu çerçevesinde kullanabileceğiniz tüm imkanları kullanın. Gösteriş meraklısı borç verenler genellikle ya şarlatan ya da dolandırıcıdırlar</div>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>osmankadrikoca</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://depkac.com/blogs/osmankadrikoca/ekonomi-294/</guid>
		</item>
	</channel>
</rss>
