Sonbahar: Vazgeçmedim bu dünyadan!
Posted 06-01-2009 at 19:49 by ansaneri
Yıllar önceydi. Süper Baba’nın birkaç bölümü Sürmene’de çekilecekti ve ben ilk kez takım elbise giymenin heyecanıyla ortaokula başlamıştım. Şevket Altuğ’un neden o role seçilmiş olduğunu anlamak hiç de zor olmamıştı. Peki Sümer Tilmaç 80’lerin o kötü adamı mıydı. Her neyse, benim için asıl mesele biraz daha uzaktaydı. Taşralı sevimli bir çocuk olmanın verdiği avantajla biraz daha yaklaştım. Hiç kıpırdamadan çevreyi süzüyordu, Kartal Tibet ne kadar da büyüktü. İlk kez bir yönetmen gelmişti şehre. Gerçeklik nerede başlıyordu, sanallık nerede. Çocukluğun bütün enerjisiyle kucakladım hepsini. O zaman anladım ki sinema, hayatın içinde yaşayan bir şeydi.
Uçak alana indiğinde biz çoktan kapıda beklemekteydik. Daha önce de şans eseri havaalanında rastlaşmıştık, ama bu defa farklıydı. Ağzından çıkan ilk kelimeler duruma uygun küfürler savurmak olmuştu, diğer konuşmacılar uçağı kaçırmıştı ve tek başınaydı. Şehirde yıllar sonra bir yönetmen daha vardı. Yüreği aynı ritimde çarpan insanlar nasıl kucaklaşıyorsa öyle kucaklaştık. Biliyorduk, o bizim gibilerin entelektüeliydi, ama bir yandan da Soner’in abisiydi. Özcan Alper, sinemayı hayatla buluşturabilmek için Trabzon’daydı.
Daha yakından bakınca Sylvester Stallone’ye benziyordu (kesinlikle daha yakışıklıydı). Gözlerinde bir ömür sürmeye yetecek mücadelenin sesleri ve uykusuz kalmış olmanın şişkinliği vardı. Biz de sorularımızla çok yormamaya kararlıydık, birkaç gün boyunca zaten yeterince yorulacaktı. Ancak yine de o sabah menemen yerken, kahvaltı sofrasında memleketi bir kez daha kurtardık.
Her gören Yusuf’tan, Hopa’dan haberler soruyordu, Trabzon’dan kızıl yapraklarını sağa sola savuran bir SONBAHAR geçmişti. Özcan Alper gelene kadar henüz 1 hafta oynamıştı ve filmi binlerce kişi seyretmişti. Üstelik Trabzon JİTEM’in başkentiydi ve üstelik SONBAHAR bağıra çağıra muhalif bir filmdi. Hani Shakespeare demişti ya ‘korkudan dili bağlı sanatın’ diye, hani ‘ödlekler geçmişti’ ya başa. Nicedir adımız eğriye çıkmamış mıydı doğruya doğru demekten. Türkçe çözülmüştü belki, belki Kürtçe de. İşte SONBAHAR’da da sanatın dili, korkunun bağlarından Hemşince çözüldü. Öğrendik ki yarı totaliter bir ülkede de devrim sineması üretilebilirdi. Ne de olsa ‘yıkıcı tutku aynı zamanda yaratıcı bir dürtü’ idi. Ve bizim memlekette Nuri Bilge Ceylan’ın yaptığından daha fazlasının yapılması gerekiyordu. Sinema, hayatın içinde yaşayan bir varlık değil miydi?
Hüseyin Kazaz Kültür Merkezi tıka basa doluydu. Dışarıda yapılan sohbetlerden neredeyse panel yapmaya gerek kalmayacaktı. Konu; ‘SONBAHAR ve Yeni Türkiye Sineması’ydı. Karşımızda oturan adam bizim gibi konuşuyordu. Hani panelist dediğinin biraz daha bürokratik konuşması gerekmez mi, gerekmezmiş. Hemşinli değil mi. Salondaki kızların yarısı Özcan Alper’i ‘ay çok şeker’ diğer yarısı da ‘ay çok kaba’ olarak tanımlamıştı. İzleyici kitlesi de aslında başlı başına bir hikaye. Liberalinden ortodoksuna, örgütlü pek çok insan oradaydı. SONBAHAR, Trabzon’da bir ilki daha gerçekleştirmişti. Daha panel sabahı birbirine giren Trabzon solu, SONBAHAR için birleşmişti. Ancak yine de izleyicilerin çoğu örgütsüzlerden, yani sinema seyircilerinden oluşuyordu.
Özcan Alper’in söyleşideki ağırlıklı vurgusu politik sinema üzerineydi. Yeni bir şeyler söylemeye gelmişti. Politik sinema, arka fonda 12 Eylül dönemi olan aşk filmlerine denebilir miydi? Politik sinemacının ne tür bir derdi olmalıydı? Öncelikle politik sinema, okunması gereken bir şiir olmalıydı. Mesela SONBAHAR kaç mısraydı. Kaçkar’ın etekleri gibi Yusuf’un yüreği de kar altında direnmiyor muydu? Politik sinemacı tehlikeli olmalıydı. Mesela bir köylü olmalıydı, aynı zamanda da bir entelektüel. Yüreği yaşadığı toplum için atmalıydı, memleketlilerine, içinde yaşadığı topluma yabancılaşan Oryantalist yönetmenler gibi ‘maymun’ muamelesi yapmamalıydı, aynı zamanda bir ‘taraf’ta da bir sevdiği mutlaka olmalıydı. Hatta bütün bunlar bile yetersiz kalırdı. Dev tröstlerin reklam çağında yaşayan politik yönetmen, köy köy, mahalle mahalle dolaşıp derdini meydanlarda anlatmalıydı. Taşralı bir çocuğun ayağına kadar gidip onda bambaşka heyecanlar uyandırmalıydı. Bağımsız üretim ağlarının oluşturulması için gerekirse yel değirmeni kılığına girmiş canavarların karşısında durmalıydı. Bir anlamda seyirci örgütlülüğü, toplum baskısı oluşturmalıydı. Yani ‘Dünya sinek avcıları örgütü’ yoksa, onunla başlamalıydı.
Cetasula’da oturup düşler kurmasından mı, tulum sesiyle birleşip ölüme gitmesinden mi bilinmez, Yusuf, yani SONBAHAR, yani Özcan Alper ayrı ayrı, aynı hissi uyandırmış herkeste. Söyleşideki Adana’lı bir ablamızın da söylediği gibi, zamanında pek çoğumuzun yaşadığı acıları yüreklerimizin taa derinlerinden bulup çıkarttı. O yaraların henüz kapanmamış olduğunu bir kez daha hatırlattı. Yaklaşan sonları değil, gerçekleştiremedikleri düşleri yüzünden ‘boynu bükük öldüler’ onlar. SONBAHAR’ı seyrettikten sonra, boşuna gelmemiş hepimizin aklına Yılmaz Güney.
Pek de gizli olmayan bir anlaşma vardı sanki aramızda. Bizler, düşerinin peşinden koşmaya çabalayan çocuklardık. O da bizim hikayelerimizi gözü dönmüş şirketlerin, reklam ağlarının, kokuşmuş çıkar ilişkilerinin arasından insanlara anlatmaya çalışan bir yönetmendi. Söylemek istediğimizden çok daha fazlasını söyledik belki. Ama abarttıysak bu yüzden abarttık. Sadece Yusuf’u değil, Cemil’i de tanıyanlar belki bizi daha iyi anlardı.
Trabzon’dan düşlerinin peşinde koşan çocukların selamıyla.. Vazgeçmedik bu dünyadan.. İyi ki gelmişsin Özcan Abi.
Toplam Yorumlar 1
Yorumlar
-
Dairuin
06-01-2009 22:05
2001'de Momi ile tanıdım Özcan Alper'i,büyükannelere adadığı filminde göstermek istediklerini ne güzel örmüştü Hemşince ile.Ara ara adını duydum hep,çorbaya tuzunu kattığını gördüm de tadamadım uzunca süre nasıl bir renk kattığını.Sonra aradan yedi yıl geçti ve Altın Koza'da duydum ismini.Hani tanıdık bir isim olsada ne yapmış ki adı böyle yankılanıyor diye düşündüm.Yaptığı konuşmada borcumu ödedim benzeri bir cümle söyledi,daha içten ve sıcak olamazdı herhalde.Eline aldığı ödülün beklemediği anda kapısını çaldığı belli oluyordu,birlikte yola çıktıkğı insanlar ile keyfi paylaşıyor ve herşeyden önemlisi BİZ diye sürdürüyordu tüm konuşmalarını.
Ne olduğunun ve nasıl buralara geldiğinin farkında olan biridir bence Özcan Alper.Tanıştığın için şanslısın,hani ayak üstü de olsa onla sohbet etmek isterdim.Özellikle kültür taşıyıcısı olarak sinemayı nasıl köprü yaptığını,bunu yaparken kendinden-özünden birşeyler katmayı nasıl başardığını,politik film ile dramatik çizgiyi nasıl ayarlayabildiğini...
Sonbahar henüz adını çokça duyuramadı.Tabi belirli bir kesmin bilmesi bana yeterli gelmiyor,adı gündemden düşmeyen,milyonlarca seyirci bulan popüler kültürün çamur filmleri ile onu aynı kefeye zaten koymuyorum ama Özcan Alper adının bilinmesini Sonbahar gibi iz bırakacak bir filmin izlenmesini isterim.Kısa film çalışması ya da başka filmlerde emeğinin geçmesi ile ilk uzun metrajlı filminde bu kadar başarılı olmasının muhakkak bir bağlantısı vardır.Ama herşeyden öte ekibi ile bir olabildiğini görüyoruz filmde.Oyuncular hem çok bildik hem çok yabancı,yabancı dediklerimse perdeye yabancılar bize değil,içimizden,gerçek hayattan sinema perdesine düşen isimler.Hikaye olarak cezaevinde yatan bir kişinin yaşadıkları diye ufacık bir ip ucu vermek istiyorum,gerisini bilmek isteyenler izleyiversin artık bu kadarı da çok değil sanırım
Yorum Gönderin |
Toplam Trackbacks 0















